29 Aralık 2012 Cumartesi

KEŞKE ÇALIŞANIMA...

Patronların çalışanlarına söylemek isteyip de söyleyemedikleri olmadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. İşte patronların çalışanlarına "keşke söyleyebilseydim" dediği 10 şey...

PATRONUN ÇALIŞANA "KEŞKE SÖYLEYEBİLSEM" DEDİĞİ 10 ŞEY

Başarılı ve harika bir patron olsanız bile çalışanlarınız hakkında bilmediğiniz bir sürü şey vardır. Tıpkı çalışanlarınızın da sizin hakkınızda bilmedikleri çok şey olduğu gibi. Bazı şeyleri onlara söylemek istersiniz ama konumunuz uygun değildir, söyleyemezsiniz. İşte patronların çalışanlarına "keşke söyleyebilseydim" dediği 10 şey:

1. Aslında çalışanlarım beni sevsin istiyorum

Hiç önem vermez gibi yapıyorum ama, aslında ben de çalışanlarım tarafından sevilmek istiyorum. Sert ve anlayışsız görünüyorsam, çoğu zaman kendime güven eksikliğinden, otoritemden enim olmadığımdan.

2. Benim de bilmediğim bir sürü şey var
Sorularının hepsine cevap vermem olanaksız, çünkü benim de bilmediğim bir sürü şey var. Her şeyi biliyormuş gibi sana tavsiye vermek de istemiyorum. Ama bunu itiraf edemiyorum, otoritem sarsılır endişesiyle.

3. Keşke sana 'hem çalış hem eğlen' diyebilsem
Ben yanına geldiğimde başını işine gömüp çalışır gibi yapmana gerek yok. Aslında işini iyi yapıyorsan, performansın yüksekse, eğlenmenin sakıncası yok. Hatta eğlenerek çalışmak performansını da yükseltebilir. Ama yüz göz olmaktan korkuyoram; sonra kontrol edemem diye söyleyemiyorum.

4. Keşke sana daha çok maaş verebilsem

Aslında sana daha iyi bir maaş verip yüzünün gülmesi, daha şevkle çalışman benim de işime gelirdi. Ama bu işi kurarken bir sürü riske girdim ve açılmaktan korkuyorum. Zarar edersem, bundan sen de etkilenirsir. Yarın bir iş kurar, insan çalıştırırsan, beni anlarsın.

5. Ömür boyu burada çalışsan keşke

İsterdim ki, insanlar işe benim yanımda başlasın, benim yanımda emekli olsun. Senin iş değiştirmen çok doğal, anlıyorum, iyi bir iş bulduğunda ben de seviniyorum ama... içimden bir şey kopuyor. Biraz terk edilmiş, başarısız olmuş gibi hissediyorum kendimi.

6. İş dünyası böyle ne yapalım

Biliyorum, hep aynı şeyleri satmak, aynı rutin işleri yapmak seni sıkıyor. Ben de senin yerindeyken biraz değişiklik isterdim. Ama müşteri ne istiyorsa, onu vermek zorundayız. Ben de istemez miydim sanıyorsun yeni, daha keyifli şeyler yapmayı...

7. Ben de isterdim senin işine karışmamayı

Biliyorum, işine karıştığımda çok bozuluyorsun. Mümkün olsa, ben de senin işine hiç karışmak istemem. Ama özgürlük ve güven verilmez, alınır. Bana güven ver, kendi kanatlarınla uçabildiğini göster, ben de kendi işime bakayım. Ama şimdilik güvenemiyorum, bir hata olursa sen de üzülürsün ben de.

8. Birileri kaytardığında bunu farkediyorum

Kör değilim. Kim çalışıyor kim çalışmıyor görebiliyorum. Ama bir çalışanı senin karşında hizaya sokmam, aynı şekilde seni de diğer çalışanlar arasında rencide etmem. Ne kadar yetersiz bir çalışan olursa olsun herkesin bir mahremi, özeli vardır.

9. Sana söyleyemeyeceğim şeyler var

Sana söyleyemeyeceğim şeyler var. Nasıl seninle ilgili bildiklerimi başkalarına söyleyemiyorsam. Onun için bazı söylediklerimi, bazı yaptıklarımı anlayamaman, bana kızman doğal. Sana söyleyemediğim gerekçelerim var.

10. Senin de beni anlaman lazım

Ara sıra sana patlarsam bana kızma. Kafamda bin tane sorun var. Kimseye söyleyemediğim endişelerim var. Böyle bir ortamda önemsiz bir şeyi büyüterek karşıma gelince, bazen istemesem de ters davranabiliyorum. Unutma ki, sizin tek tek meselelerinizin ötesinde, ben global sorunlarda da didişiyorum. Bana biraz hoşgörü göster.

kaynak: 
www.yenibiris.com/HurriyetIK

5 Aralık 2012 Çarşamba

@PEOPLE

Mark bir belgeselde : “Önceden bir şeyleri paylaşacak podyum yoktu. Facebook sayesinde sosyal ağların birbiriyle bağlanmasıyla dünya açık sisteme dönüşüyor.”


Bu açık sistem sadece bireysellerin yüzünü güldürmedi kurumsal firmaların da yüzünü güldürdü. Sosyal medya denilen bu yeni mecrayı reklam ve pazarlama için kullanmak isteyen iş dünyasının da dikkatini çekmiş durumda. Facebook da siteyi reklam, pazarlama, halkla ilişkiler için kullanmak isteyen kişi  ve kurumlara çeşitli çözümler sunmuyor değil hani.


Facebook ve diğer sosyal medya bizlere sahte bir dünya oluşturdu. Kurumlara ne gibi katkısı oldu açıkça görüyoruz. Pazarlamanın kuralları değişti.Ders kitaplarımızda pazarlama karmalarını 4P (product – ürün, price – fiyat, place – satış kanalı ve promosyon)  ve 5C(company,collaborators,competitiors,climate)lerle öğrendik pazarlamayı.

Dijital pazarlama 4P’yi yaptı 5P! Dijital pazarlama uzmanı ve yazar Brandon Eley: “Pazarlamanın “4 P” kuralına (product – ürün, price – fiyat, place – satış kanalı ve promosyon) bir P daha eklendi, o da “people-insan” diyen Eley, interneti ve sosyal medyayı kullanarak başarılı pazarlama faaliyetleri gerçekleştirmek isteyenlere yol gösterdi. Geleneksel pazarlama teknikleri, insanlara 50 – 60 yıldır aynı mesajları aynı yöntemlerle ulaştırmaya çalışıyor. Ancak bu yöntemler maliyet açısından hiçbir avantaj sağlamıyor.”

Gelelim başlığımdaki @People’la…Burada Peeople yazarımızın kastettiğiyle aynı.@ bilgininiz üzere sosyal medyada bulunduğumuz yerlerin haritasını, krokisini veren bir tuş. Sanal Dünya’da pazarlamacılar tüketicilere ne gibi uygulamalarla “@people” uygulaması gerçekleştiriyor? Örneklere bakalım:

STARPET: İstasyonuna gelen müşterilere Foursquare kullanıcılarını çeşitli indirim fırsatları sunuyor.Müşteriler bu fırsattan yararlanmak için istasyondayken akıllı telefonları ya da tablet bilgisayarlarından Foursquare üzerinde check-in yapmaları yeterli.Böylece müşteri,bulunduğu istasyonda kampanya varsa kendilerine özel sunulan indirim oranlarını görebiliyor ve akaryakıtlarını indirimli alabiliyorlar.


KFC: Facebook'ta gerçekleştirdiği indirdik gitti kampanyasının sayfasını beğenip,formu dolduran müşterilere anında bedava menü kazandırıyor.



TEKONOSA:"Facebook Yer Bildirimi Fırsatları" üzerinden uyguladığı kampanya ile kampanyanın geçerli olduğu mağazalarında yer bildirimi yapan müşterilerine indirim veriyor.



DARTY: Darty de facebook sayfasından hizmet veriyor.İndirim kuponları kazanabiliyorsunuz.



Biz de tüketiciler olarak Mark’ın açık sistem olarak tanımladığı Sanal Dünya’da @ ile people karmasına dahil olsak mı acaba? Ne dersiniz? “@tme,beğenme dünyası “ Ben uydurdum ;))

22 Kasım 2012 Perşembe

Bana Logonu Göster, Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim

Girişimci arkadaşlar iş planı dosyanız hazır, maliyetlerinizi hesapladığınız dosyalarınız da hazır. Peki markalaşma sürecinde sizi tümüyle ifade eden amblem ve logonuz hazır mı? Logo ve amblem pazarlama stratejisinin en önemli nihai amacı olan markalaşmanın bir parçasıdır. Hafife alınmaması gereken bir parça. Tüketicinin zihninde bir etki oluşturur. Logo, markanın pazarda sağlam bir yer edinmesine ve hedef kitlesine ulaşmada önemli bir role sahiptir.


Markanın kimliği,her insanın sahip olduğu belli karakteristik özelliklerin markalara yüklenmesidir.


Örneğin,sizin logonuzdan neşeli,enerjik,sıkıcı veya karizmatik bir marka olduğunuz anlaşılabiliyor mu ?


Washington State Üniversitesinde marka, logo ve pazarlama araçlarında kullanılan yazı karakterleri ve fontları ile ilgili araştırma yapmışlar. Tüketicilere 210 adet yazı karakterini nasıl algıladıklarını sormuşlar. Amaç ,”font seçimi ile şirketlerin logo ve reklamlarındaki etkinliği,hatırlanabilmesi ve halk tarafından algılanması arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amaçlanmış.Bakalım sonuçlar ne olmuş ?



Rahat okunanlar: En bilinen National Geographics dergisi. Times New Roman Condensed kullanıyor.


Hoş ve ÇekicilerBu kapsamda Enviro,AncientScript,Informal Roman gibi fontlar yer alıyor. Tüketiciler bu fontları,”çok fazla güven vermeyenler” olarak nitelendirmişler.

Güçlü ve Erkeksiler: NewyorkDeco,Fisherman,Bandstand fontları bu değerlendirme kapsamına giriyor.Bunlarda “güç” ve “dayanışma” duygusunun öne çıktığı vurgulanmış.Sadakat yaratmak isteyen şirketler tarafından tercih ediliyor.Erkeklere yönelik,güç imajı vermeyi hedefleyen markalar kullanıyor.

Dürüst ve Dost Fonlar: Chiller,Stonehenge,Paintbrush gibi fontlar bu kategoriye giriyor. Tüketicilere göre, bu fondlar edkin ve yaradıcı olarak görülüyor.

Heyecan Verici Formal Olmayanlar: AluminumShred, Integrity,Ransom ve Amozon fontları bu sınıfa giriyor.Bunlar daha çok resmi olmayan,gençleri hedefleyen işlerde kullanılıyor.Örneğin rock tutkunlarına yönelik markalarda.




19 Kasım 2012 Pazartesi

YENİ ŞEYLER SÖYLEMEK LAZIM

15-21 Ekim Avrupa KOBİ haftası olarak bilinir. KOBİlerin katkısından bahsetmeyeceğim, dünyadaki şirketlerin %98i KOBİ. Yaşamına KOBİ olarak başlayıp bugünlere gelmiş köklü firmalar var. Dünyadan örnekler verirsem P&G,Unilever, Sony. Ülkemden örnekler de var. Mesela Lütfi Banat en eskilerden yıllık cirosu 20 milyon dolar,200 çalışanı var. Benim favorim Eczacıbaşı,1940larda dergilere, gazetelere reklam veren bir rakibi vardı Hasan Kolonyaları, Eczacıbaşı ise mütevazı şekilde S.Ferit Diş Suyu ile varlığını sürdürüyordu. Günümüzde nerelere geldiğini görüyorsunuz zaten. Sabancı neden favorim değil o orta ölçekli başladı işe .

Yaklaşık bir yıldır KOBİ eğitim ve seminerlerine katılıyorum eğitimler ve içerikler aynı. Kurumsallaşma, kültür, bilginin önemi, vizyon, misyon, değerler, çalışan, bilgi. Araya kaynayan eğitim, değişen Türk Ticaret Kanunu oldu iyi oldu sürekli tekrar eden seminerlere bir reklam arası havası kattı.

Hiçbir eğitim ve seminer küçümsenemez biliyorum ama yazımın başlığında dediğim gibi yeni bir şeyler söylemek lazım. Seminerlerde konuşmalar hep diğer ülkelerle kıyaslamayla başlar. İşte Japonya’nın teknolojik boyutu, Çin’in ürettim hacmi, İsrail’in nanoteknolojik alt yapısı bir sürü sayabilirim. Kıyaslandığımız ülkelere sayısal bakmasak, geçmişte neler yaptıklarına baksak? 

1911 yılında Taylor, kendisi Amerikalı bilimsel yönetimin temelleri attı. İş metotları, çalışanın kendi işini seçmesi, eğitimi, yöneticiler ve çalışan ilişkisi gibi konuları ele aldı. İşletmelerde yönetimi planlama, koordine etme gibi fonksiyonlara Fayol ayırdı. Fayol yönetim süreçlerini geliştirerek, bir bütün olarak örgütün yönetimi üzerinde odaklanmıştır. Fayol yönetimi, planlama, örgütlenme, emretme, koordinasyon ve kontrol alt süreçleri altında gruplamıştır. Sene yine 1900’ün başı.Misyon ve vizyon,toplam kalite 1926 Japonya  sağ olsun.

Bunları genel kültür olsun diye vermedim. Şu an 2012 yılındayız. Kıyaslandığımız ülkeler bunları yüz yıl önce oturtmuş ve konuşmuş. Biz hala çalışana değer verin, değişmeyen tek şey değişimdir, kültür oluşturun, değerleriniz olsun ve ne yazık ki bilginin öneminden bahsediyoruz. Dünya pazarlamada duyusal, nörolojik boyuta, yönetimde R kuşağına gelmiş biz en basit şekli X kuşağındayız, teknoloji dersen almış başını gitmiş biz Ford’un bant sistemindeyiz.

Şikayetlerim KOBİlere verilen eğitimde, eğitim verenlerde. KOBİler de suçlu okumalılar, öğrenmeliler. Bahsettiklerim ütopik değil.Dünya nerede biz neredeyiz.Kendimizi niceliksel değil niteliksel kıyaslayalım.Eee yeni şeyler söylemek lazım dime ?

15 Kasım 2012 Perşembe

AĞZI SÜT KOKAN GİRİŞİMCİLER



Liseden bile mezun olmadan milyon'a kavuşan bu 10 gencin yaşam öyküsü sizi çok şaşırtacak.
 Küçük yaştaki girişimcilerin başarılı olmaları çok da şaşırtıcı değil aslında, zira kulak tıkacından tramplene kadar birçok şeyi çocuk yaştaki girişimcilerin dehasına borçluyuz.

Ashley Qualls

 Listemizin 10. sırasında yer alan Ashley Qualls,

whateverlife.com internet sitesini 2004 yılında yayma açtığında 14 yaşındaydı.

Sitesinde kendi yaş grubundaki kızlar için Myspace şablonları sunmaya başladı.

2007 yılında ayda 1 milyon ziyaretçi rakamına ulaşan Ashley'nin sitesi,17 yaşma girmeden milyoner olmasını sağladı.Kendi evini satın alan genç kız,sitesi için yapılan 1.5 milyon dolarlık teklife de hayır yanıtını verdi.

Abbey Fleck
1993 yılında babasının domuz pastırmasının yağını süzmek için gazete kullanması, sekiz yaşındaki Abbey Fleck'i milyoner eden yolu açtı.

Babasının bu hareketiyle annesinden azar işittiğini duyan Abbey, yağları kendi içinde toplayan özel domuz pastırması tabağım tasarladı.

1996 yılında da Walmartî küçük girişimciye ilk siparişini verdi: Tam 100 bin domuz pastırması tabağı.

Farrah Gray
Farrah Gray altı yaşındayken vücut losyonu satmaya başladı. 13 yaşında özel yemekler üzeri­ne bir firma kurdu ve sadece 1 yıl sonra aldığı 1.5 milyon dola­rın üzerindeki siparişlerle Farrah Gray 14 yaşında bir milyoner oldu. Gray aynı zamanda Wal Street'te ofisi olan en genç kişi ünvanını da elinde bulunduruyor.





Richie Stachowski

 Richie Stachowski, 11 yaşındayken ailesiyle gittiği Hawaii tatilinden hiç memnun kalma­dı. Çünkü suyun altındayken babasıyla konuşamıyordu. Buna çözüm bulmak için tasarım yapmaya başla­yan Richie, 267 dolar harcayarak prototip bir sual­tı megafonu yaptı. Prototipini Toys "R" Us'a tanıt- tığmdaysa, tam 50 bin parçalık sipariş aldı. 1997 yılı yaz aylarının en sevilen oyuncağı olan "Water Talkies" K-Mart ve Walmart gibi diğer büyük satı­cılardan da sipariş aldı.
Kelly Reinhart
 Kelly Reinhart'm ailesi "bir buluş çiz" adında yaratıcı bir oyunla çocuklarını eğlendiriyorlardı. Kelly, kovboyların tabanca kılıflarının çiziminden yola çıkarak "Bacak Çantası" adlı ürünü geliştirdi. Çocukların video oyunlarını ve benzeri eşyalarını taşımalarını sağlayan çanta çok popüler oldu. Kelly dokuz yaşında kendi şirketinin başkanı olurken, 1 milyon dolara yakın değerde sipariş aldı.


Elise - Evan MacMillan
 On yaşındaki Elise ve 13 yaşındaki Evan MacMillan kardeşler kendi çikolata şirketlerim kurdular. Çiftlik temalı çikolatalar üreten "Çikolata Çiftliği" şirketi o kadar başarılı oldu ki, iki kardeş 1991 yılında Ernst & Young tarafından yılın girişimcisi seçildi. MacMillan kardeşler bir süre sonra Çikolata Çiftliği'ni başka bir firmaya sattı, ancak fiyat açıklanmadı.


Leanna Archer
 Leanna Archer, dokuz yaşındayken doğal saç bakımı işine girdi. Kendisi yeni ürünler geliştirirken, abileri ve ebeveynleri bu ürünleri online ve mağazalara giderek satıyorlardı. 2007 yılında Leanna 12 yaşina girdiğinde şirketinin sekiz çalışanı vardı ve yıllık karı altı rakamlıydı. Küçük girişimcinin bu başarısı hâlen sürüyor. Inc. Magazine kendisini 30 yaşın altındaki en iyi 30 girişimciden biri olarak gösterdi.

Sarah Buckel
 Sekizinci sınıf öğrencisi Sarah Buckel, okuldaki dolabının Disney Channel'da gördüğü çocuklarınki gibi renkli ve eğlenceli olmasını istiyordu. Ancak yıl sonunda dolaba yapıştıran cağı tüm kâğıtları sökme fikri hoşuna gitmiyordu. Tam bu sırada babası mıknatıslı kartvizit­ler üreten bir şirketin CEO'su oldu ve Sarah ihtiyacı olan esin kaynağına kavuştu. Mıknatıslı dolap kâğıtlarını üreten Sarah, bir yılda 1 milyon dolar kazandı ve bu parayla babasının CEO olduğu şirketi de satın alıp, ürün yelpazesini genişletti.

John Magennis

John Magennis 14 yaşında yatak odasında internet sitesi tasarım işine başladı. İlk başta saatte 15 dolar alan John'un şirketi hızla

büyüdü ve 17 yaşma geldiğinde şirketinin değe- ri 1 milyon doları geçiyordu.










Tyler Dikman
 Beş yaşında limonata satmaya başlayan Tyler Dikman, saatte 22 dolar kazanıyordu. 10 yaşı- na geldiğindeyse, doğum günü partilerinde yarım saatine 37 dolar aldığı sihirbazlık gösterisi düzenliyordu. 15 yaşında bilgisayar satışı işine girdi. 2001 yılında, Tyler henüz 17 yaşındayken şirketi 1 milyon doların üzerinde kazanıyordu.


Herşey kafayı kullanmakla,fırsatları görmekle mümkün.Bunları hayıflanmamız adına değil örnek almamız adına verdim.Fikirler gayet basit.Biraz zamanı boşa harcamıyor muyuz hmm ?

19 Ekim 2012 Cuma

HERŞEYİN BİR BEDELİ VAR

Fiyat deyince aklımıza birçok kavram gelir. Tüketici, üretici, maliyet, iktisat, hizmet vb. İktisat derslerinde fiyatı arz ve talep dengesinin bulunduğu nokta olarak belirlerdik. Gerçek hayatta böyle mi? Hayır, soyut bir kavram. Nerede aynı tür üretilen mallar nerede aynı tür tüketici… Teoride kaldı bunlar.

Bu hafta fiyatlandırmayı araştırdım. Belki de girişimci arkadaşlarımın en çok zorlandığı nokta ürüne fiyat atamak. Fiyat belirlemede aklımıza basit yöntemler gelir “ne olacak rakip firmaların fiyatına bakarım “ veya “maliyeti hesaplar üstüne de kar koydum mu tamam” diyebilirsiniz. Keşke bu kadar kolay olsa ama değil. Her şeyin bir bedeli var, olmadı bu kural.

Fiyat öyle bir unsur ki kar miktarını, ürün miktarını, talebi, tüketiciyi, cironu, kısa ve uzun vadeli planlarını belirler. Mesela kısa dönemde kara ulaşmak isteyen yüksek fiyattan pazara girer.
Yaptığım araştırmalarda fiyatı etkileyen unsurlar:

•    Firma hedefleri,
•    Tüketicinin özellikleri,
•    Ürünün özellikleri,
•    Tutundurma çalışmaları,
•    Ekonomik ve siyasi politikalar,
•    Rekabet ortamı,
•    Dağıtım kanalları…

Yukarıdaki unsurlar kendi içinde de alt dallara ayrılabilir. Capital dergisinde yayınlanan Prof.Dr.Hermann Simon’un bu konudaki bilgilerini de paylaşmak istiyorum.Prof.Dr.Simon,üç kritik unsura vurgu yapıyor,ürünün tüketici değeri,maliyet ve rekabet.Bu profesörümüze göre fiyat nasıl belirlenir?

Değer fiyat yansıtmıyor : En sık yapılan hataların başında ürünün tüketici için sahip olduğu değerin fiyata yansıtılmaması oluyor. Öte yandan tüketicinin ödeme isteği tamamen elde ettiği değer tarafından belirleniyor.

Uzmanlara Sorulmalı:Tüketicinin fiyatı ödemeye istekli olup olmadığını anlamanın yöntemlerinden biri bir uzmanın vereceği karardır. Şirketteki uzmanlara, müşterileri sistematik olarak en iyi bilen kişilere tüketicinin ya da sektörel müşterinin ne kadar ödeme yapmaya istekli olduğunu sorarsınız.

Tüketiciye sorulabilir:İkinci yöntem bir anket yaparak tüketiciye doğrudan sormaktır. Bu ankete verecekleri yanıtlardan istedikleri fiyatı ve satın alma eğilimlerini öğrenebilirsiniz. Üçüncü olarak, eğer daha çok endüstriyel ürünleriniz varsa o zaman ekonomik avantaj sağlayabilirsiniz. Enerji tasarrufu, ürünün daha uzun ömürlü olması, daha kaliteli çıktı vermesi gibi örnekler verilebilir.

Lastik Örneği: Diyelim ki otomobiliniz için, eski lastiklerinizden 2 kat daha uzun ömürlü yeni lastikler satın aldınız. Müşteri bu anlamda bir lastiğe en fazla iki katı fiyat ödemek isteyecektir. Tabii bu durumda müşteriye bir avantaj sağlamanız gerekiyor.

Değer nasıl hesaplanır? Bu avantajı müşteri ile üretici arasında ikiye böleyim diyebilir ve eski lastiğin 1,5 katı fiyata satış yapabilirsiniz. Böylelikle müşterinin yüzde 15 avantajı olur ama siz de hala yüzde 50 daha fazla kazanmaya devam edersiniz. Değer ve ödemeye istekli olmanın hesaplanma yöntemini anlatmak için bu örnek kullanılabilir.

Akademik makaleler derki; “Elinde sınırlı bütçesi olan tüketici, elindeki imkanlar doğrultusunda isteklerini karşılamak durumundadır”.Bu demek oluyor ki ürettiğin ürünün olsun hizmetin olsun tepkisini fiyatla ölçersin.

14 Ekim 2012 Pazar

İktisatça : ÇILDIRMA ÇİZGİSİNE GELMEK

Serbest piyasa ekonomisini savunan klasikler ve uzantıları gibi

Azalan verimler kanunun geçerli olduğu kısa dönem üretim fonksiyonu gibi

Yaşam boyu gelir hipotezinde çalışılan yıllar boyu artan servet gibi

Isınan ekonomiyi soğutmak için uygulanan para politikaları gibi
Şahıs için iyi olanın her zaman ekonominin geneli için iyi olmaması gibi

Takipçi firmanın lider firmadan daha az üretim yapması gibi

Arz yanlı iktisatın vergi oranlarıyla vergi hasılatını ele alması gibi

Yale yaklaşımının para arzıyla fiyat düzeyinin belirlendiğini söylemesi gibi

Butlanla sakatlanan resmi şekilde yapmadığım taşınmaz satımı sözleşmesi gibi

Eksik borçlarda borcun var olması fakat borçlunun sorumluluğunun olmaması gibi

Kollektif şirkete tüzel kişilerin ortak olamaması gibi

Limited şirketlerde intifa senedi çıkarma hakkı veren yeni ttk gibi

Esas sözleşme değişiklikleri için genel kurul kararı arayan anonim şirket gibi

Bütçe kanununu veto edemeyen cumhurbaşkanı gibi

Esnek vergi oranlarının otomatik istikrarlandırıcı olma fonksiyonu gibi

Niskanenin bürokrasinin kamu harcamaları üzerindeki etkisini araştırması gibi

İstiyorum seni para aldanmasına kapılan işçilerin nominal ücret artışını istediği gibi

5 Ekim 2012 Cuma

Tarihteki En İyi Markalandırma : HAVUÇ

Bir zamanlar havuç turuncu dışında her renkte yetişirmiş.Kırmızısı,siyahı,yeşili,moru varmış.

Derken 16.yüzyılda Hollandalı havuç yetiştiricileri bu kök sebzeye yurtsever bir kimlik kazandırmaya niyetlenmişler.Kuzey Afrika'dan getirdikleri değişime uğramış bir tohum kullanarak,İspanyollara karşı verdikleri bağımsızlık savaşının önderi,Turuncu Prens diye bilinen kral I.Whielm'in onuruna turuncu renkte bir havuç yetiştirmeye başlamışlar.Bayrağı turuncu olan ülkenin şimdi bir de turuncu havucu olmuş.

Bundan hiçbir yarar elde edilmiş olmasa da,yine de bu olayı tarihteki en başarılı markalandırma denemesi sayabiliriz.Havuç kemiren hiç kimsenin buna Bugs Bunny de dahil tüm zamanların kaçırılmış en büyük markalandırma fırsatını deişlediğinin farkında bile olduğunu sanmıyorum.

Her havuç yediğimde markalandırmayı düşüneceğim :)

3 Ekim 2012 Çarşamba

AYRINTIYA HAKİM OLABİLME BECERİSİ

Bu hikayeyi  beş yıldır takip ettiğim kendinigelistir.com'da okudum.Anlatmam istediğim bir durumu hikayelerle anlatmayı sevenlerdenim.Bu hikayeyi de paylaşmak istedim.Hadi buyrun o zaman :

İBRETLİK SAVUNMA

Ünlü avukat Petrocelli’nin kaybettiği tek dava... Jüri başkanı onu kendi silahıyla nasıl alt etti?

Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlanıyordu. Futbolcu yakalanmıştı. Ama karısının cesedi ortada yoktu. Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi.Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu....Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:

- "Sayın jüri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum.. Buna az sonra sizler de inanacaksınız... Neden mi? Bakin, simdi 1’den 10’a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karisi bu kapıdan içeri girecek.. 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10..."

Bütün jüri kapıya dondu. Kimse girmedi içeri. Avukat bir savunma dehasıydı; öldürücü hamlesini yaptı..

-"Bakin, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz. Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız... İste kararı verirken buna güvenmenizi talep ediyorum."

Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı.

Mahkeme çıkısında avukat, bayan jüri başkanına yaklaştı:

-"10’a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız. Neden böyle bir karara imza attınız?"

-"Doğru" dedi jüri başkanı; "Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu!"

Eeee hayat da başarı da ayrıntıda gizlidir bazen .

Kigemde gördüm.

1 Ekim 2012 Pazartesi

SATIŞIN CİNSİYETİ

Alışveriş kadınlar için yaşam tarzı, erkekler içinse mecburiyet.Herhalde pek az erkek psikolojisi düzelsin diye ayakkabı satın alır.Pazarlama planı yaparken şu sorulara net cevap verilmeli. Kadınların alışverişlerde giderek artan ağırlığı nedeniyle alışveriş davranışlarında ne gibi değişiklikler beklenebilir? Buna bağlı olarak işletme yöneticileri nasıl bir strateji izlemelidirler?

  Bu kadar birbirinden ayrı ayrı tüketici grubunda satış yöntemleri de farklı olmalı. Tüketiciyi kadın, erkek, çocuk şeklinde üçlü gruba ayırmalıyız. Genel bir ayrıma tabi tutulduğunda kadın erkek şeklinde ayrılmaktadır. Bu ayrımı gözetmek ister girişimci için olsun isterse pazarlama yöneticileri için başarıyı getirecektir.

  Kadınların göreceli olarak duygusal olması, erkeklerin nispeten daha rasyonel olması bilgisini bilmek size ne getirecektir?

  Kadın ve erkeklere özgü gerçekleri bilerek satış döngünüzü kısaltabilir, anlık kararlarla yapılan alımları artırabilir, müşteriyle uzun vadeli ilişkiler kurabilirsiniz. Tüm müşterilere genel bir tutumla yaklaşmak sizi ne kadar etkin kılabilirki… Aslında yapılan tüm bu ayrımların temel amacı müşteriyi elde tutmak,marka sadakati

  Alışveriş birden fazla hedonist duygular barındır. Bunlar, duyuların tatmini, korunma, dinlenme, iyi vakit geçirme, başarılı olma, merak ve yeni deneyimler kazanma, kullanım kolaylığı, uzun süreli kullanma, bakım kolaylığı, ekonomiklik, sağlıklı olma, beğenilme, saygınlık kazanma, modaya uyma, farklı olma, başkalarını mutlu etme.

  Pazarlamacıların işi zor gibi duruyor. Zor değil aslında. Yukarıdaki alışveriş duygularını kadına ve erkeğe göre ikiye ayırsak daha kolay olacaktır.Piyasada bu noktada birçok araştırma mevcut. Onlardan birinin sonuçları:
  • Kadın tüketiciler alışverişleri sırasında erkek tüketicilere oranla indirimli ürünlere daha fazla bakmaktadırlar.
  •  Yine kadın tüketiciler erkek tüketicilere oranla arkadaşları ve ailesi için alışveriş yapmaktan daha çok zevk almaktadırlar. 
  • Kadın tüketiciler erkek tüketicilere göre alışverişi sosyal bir ihtiyaç olarak germektedirler. 
  • Alışveriş sırasında satış elemanlarının tüketicilerle ilgilenmesi kimi tüketiciler rahatsız ederken, kimi tüketiciler de bundan hoşnut olmaktadırlar. Kadın tüketiciler alışveriş sırasında erkek tüketicilere göre satış elemanlarının kendileriyle ilgilenmelerinden huzursuzluk duymaktadırlar. 
  • Mağazanın oturduğu yere uzak olması kadın tüketicilerde, erkek tüketicilere göre alışveriş isteğini azaltmaktadır. 
  • Günümüzde sanal ortamdan alışverişler giderek yaygınlaşmaktadır. Fakat sanal ortamdan alışverişte urunu yakından görmeden, ürüne dokunmadan alışveriş yapmayı kadın tüketiciler erkek tüketicilere göre daha az tercih etmektedirler.
  Yukarıdaki genellemeler bilindik bir ürüne, sektöre hitap edebilir. Sizin girişeceğiniz iş bu genellemelere uymuyorsa siz ürününüzle ilgili genellemelere nasıl varabilirsiniz?

  O zaman iş beyne kadar iniyor. Kadınlar beyinlerinin sağ lobunu daha yoğun, erkeklerse sol lobunu yoğun kullanıyorlar. Beynin her iki lobu tüm eylemlerden sorumlu ancak sağ lobu hayal gücünden, soyut algılamalardan, resmin bütününü görmekten daha iyi anlıyor. Sağ beyin empatik düşünür, sol beyin verilerle düşünür.
  Verdiğim genellemelere uymayan bir örnek ele alalım. Diyelim ki emlak işiyle uğraşıyorsunuz, daire satacaksınız. Evli bir çift daireye bakmaya geldi. Kadını dairenin odalarının renkleriyle, tasarımıyla, hayal gücü, güvenli olduğu hissiyle etkileyebilirsiniz. Erkeği nasıl etkilersiniz? Erkeği dairenin büyüklüğüyle yani sayısal verilerle, sunacağınız çözümlerle, mekânda hareket etme kabiliyetiyle etkileyebilirsiniz. Beyni ben yerleştirdim, hedonist duyguları da siz yerleştirin.

Unutmadan pazarlama Philip Kotler’in dediği gibi, “Karlı müşteri bulma, şirkete bağlı tutma ve satışları artırma bilimi ve sanatıdır.” Ürünüzü, hizmetinizi iyi konumlandırmalar.

Not : Alışverişte Kadın Erkek farklılığı araştırma sonuçları burada

13 Eylül 2012 Perşembe

KÜÇÜK OLAMAM BÜYÜMEK İSTİYORUM (!?)

  Ekonomi büyüdüğünde, her sektör ve her şirket, doğal olarak kendisinin de büyümesi gerektiğini düşünür. Büyümek, büyük şirketler için bir sendroma yol açarken, orta ölçekliler için bir üst basamağa çıkma eylemi, KOBİler için ise kendisini devler arasından sıyırma çabası. Büyümeyi  nasıl bilirdiniz cemaat diye sorsam.Arkadan: “İyi bilirdik !!!” sesleri gelir.Büyümenin kitapsal tanımına bakarsak ; işletmenin belli bir ölçekten başlayarak yapısını oluşturan maddi ve beşeri unsurlarında meydana gelen niceliksel ve niteliksel değişmeler ve gelişmeler olarak tanımlanabilir.

 Bütün mesele büyük olmak mı,firma küçülmeyi isteyemez mi ? Her şirket büyümek zorunda mı? KOBİ kalarak bir şeyleri başarmak zor mu? Büyümenin iyisi kötüsü olur mu? 

 KOBİlerin bulunduğu bir eğitime katılmıştım. Orada bir firma adına bulundum. İçeri girer girmez ilk soru şuydu : “Şirketinizde kaç kişi çalıştırıyorsunuz, cironuz ne kadar ?” Bu soruların cevabı ne kadar büyük olduğumuzu mu gösterir? HAYIR. Bu soruların  cevabı tamamen hormonal bir büyüklüğümüzü gösterir. Diyeceksiniz Özlem Hanım ortaya yeni bir terim attınız, hormonal büyüme de ne demek? İşletmelerde iki türlü büyüme var. Biri hormonal büyüme diğeri organik büyüme. Organik büyüme, şirketin iç dinamiklerini, insan kaynakları gücünü ve sektördeki kabiliyetini, tüketiciyle birleştirip değere dönüştürmesini ifade eder. Hormonal büyüme de sanırım sorudaki gibi çalışanı ve ciroyu bir değer yaratmadan büyütmek.(Organik büyüme tanımını kitaptan,hormonal büyümeyi kendimden ilave ettim ;)
   Büyük firmaların yaptığı uygulamadan bahsedeyim “küçülme”ye gitmek.Hani şartlanmış bir başlığımız vardı küçük olamam!!! Gördünüz mü başlık hemen de nasıl nakavt oldu. Peki KOBİler büyümek isterken, büyükler neden küçülmek ister? Büyük firmalar, etkinliklerini artırmak, verimliliği geliştirmek,insan kaynağından etkin yararlanmak ve rekabette üstün olmak amacıyla küçülmeyi tercih etmektedirler.Yapılan bir araştırmada son beş senede Fortune 500 işletmelerinin %85’inden fazlası küçülme yoluna gitmiş ve %100’ünde de küçülme planlamaktadırlar.Yalnızca son beş sene içinde,bu küçülmenin 5 milyonun üzerinde mevkiyi etkilediği belirtilmektedir.

   KOBİ olarak diyeceksiniz biz büyümek istiyorken bunlar neden böyle bir uygulamayı tercih ediyorlar,deli mi bunlar ? Firma olarak yani organizasyon olarak daha yalın,daha az hiyerarşiye sahip olabilmek ve değişime karşı daha kolay uyum sağlayabilen bir yapı ile globalleşme ve hızlı teknolojik değişimler karşısında ayakta kalabilmeyi amaçlamaktadırlar. Çoğu işletmeler, değişimin baş döndürücü hızına kurumsal kimliklerini, küçülmeye giderek, yeniden yapılandırarak ve dışarıdan kaynak sağlayarak ayak uydurabilmektedirler.

 Büyümenin iyisi kötüsü olur mu demiştim.Karlı Büyüme Herkesin İşidir kitabında iyi ve kötü büyümeyi ayırmış.İyi büyüme içeride oluşturulan büyüme,yeni ürünler geliştirme,yeni iş modelleri ve yeni yöntemler bulma,kötü büyüme ise daha çok gereksiz ve şirkete uygun olmayan satın alma ve birleşmelerdir.Bunun bedeli ağırdır.Satın alırken çok para harcarlar ve kötü şekilde büyürler. Büyümenin iyisi kötüsü olur mu sorusunun cevabını aldınız sanırım.

 KOBİ kalarak da bir şeyler başarılabilir.Büyümeyi isteyebilirsiniz sizin en doğal hakkınız. Size küçülmeden bahsettim, burada ince bir ayrıntı vardı: Büyükler küçülürken yüklerini dağıtıyorlar.Bunu dış kaynak kullanımına giderek yapıyorlar.Kocaeli bölgesinde birçok KOBİ büyük firmaların kalıbını,parçalarını üreterek ayakta kalıyor.Siz de KOBİ olarak büyük bir firmaya dış kaynak noktasında destek olup,büyüme yolunda adım atabilirsiniz.Büyük bir firmanın dış kaynağını üstlenmek için neler yapmanız gerekir bilemem,bunu başarmış KOBİlerden bunu nasıl başardığına dair bilgi edinmeye çalışın derim ben.

Büyümek isteyen firmalara son söz karlı ve sürdürülebilir büyümeler,müşteriniz odağınızda olsun.

Not: Başlığın harflerini birleştirdiğinizde KOBİ oldu. Bu yazıda başlığımın küçük olamam kısmına karşı çıkmayı amaçladım.

 Kaynak : Rauf Ateşin birkaç yazısına göz attım.
Küçülme üzerine makale

1 Eylül 2012 Cumartesi

HAYATIN KENDİSİ PAZARLAMA

-He de var mı?
- Var (en tepedeki raftan indirme girişimi)
- Kaç lira peki?
- Kırmızısı var, moru var, istersen pembesini getirtiriz...
- İndirmeseydiniz boşuna, hemen almayacağım zaten. kaç lira ki hem bu?
- Sen al yaparız bir şeyler.
- Ya kaç lira ki bir şeyler yapacaksınız?
- Sen rengine karar ver bir, ayarlarız bir şeyler. daha ucuza da bulamazsın zaten
- Hasbinallah tüh tüh ya...

   Bu diyalogların biz Türklere ait olduğunu tahmin etmişinizidir. Pazarlama ve satış taktiklerimiz  uluslardan özgün olmuştur. Hep bir üçkâğıtçılık vardır. Yazarın bu kitaba Delik Jeton adı vermesindeki neden de buymuş, kapağındaki resim tam anlamıyla bize özgü olduğunun mesajını vermektedir. Yazara göre;  insan tabiatında üçkağıt vazgeçilmez ve üçkağıt denilen olgu bir çeşit yaratıcılık.Katılıyorum bu noktada Banu Hanıma ;)
   
   Kapakta bir de şu slogan var: Hayatın Kendisi Pazarlama. Her nerede olursan ol buna insan ilişkileri de dahil bir pazarlama içerir. Hayat da  pazarlama gibi  bir alış verişten ibaret değil mi ? Bu da bence söyleyiş.

  Yazarın pazarlamaya bakış açısı da hem kitabın adı açısından hem de sloganı açısından bütünleşmiş: Pazarlamanın bir felsefe olduğunu unutup,maliyet artırıcı bir faaliyet olarak görmeye devam ettikçe başarılı olmamız çok zor.Maliyetli bir uğraş değildir pazarlama.Biraz aklımızı çalıştırmak,biraz dünyayı ve Türkiye’yi takip etmek,biraz da öngörü sahibi olmak lazım.
   
   Yazara bu noktada da katılmadan edemeyeceğim, artık eskisi gibi değil her şey.Müşteri velinimettir demekle iş bitmiyor.Pazarda o kadar çok şeye bakmak gerekiyor ki tutarlılık,karşılıklı kazanç,yaratıcılık,güven,rahatlık,duyular,değer,sadakat,teknoloji .Bu unsurların her birini dikkate almalı firmalar.Kitapta dikkate alınması gereken bu unsurlar biraz ders,biraz sohbet havasında hayattan örneklerle açıklanmış.Kitabın  büyük bir kısmı müşteri konusuna bırakılmış.Bir müşteriyi nasıl tanırsın,müşteriyi nasıl dinlersin konuları anlatılmaktadır.
   
   Yazarın pazarlama teknikleri ve planlanması konusunda vurgu yapmasını isterdim.Türk halkının işe girişmeyi sevdiğini,hele başlayalım,gerisi gelir nasıl olsa mantığına vurgu yapması kitaptan planlamayla ilgili bir şeyler beklememe neden oldu.Kurulan bir çok işletmenin de çabuk batması bu.Kalkınma ajanslarının verdiği eğitimlerde de pazar planı es geçiliyor,SWOT,PEST,konumlandırma vb. çalışmalar öğretilmeli.Umarım yazar bu konuda da bir kitap yazar.
  
  Kitabın yazarı Banu Akın’ın eğitimci bir kişiliği var.Pazarlama,Satış Teknikleri,Beden Dili,İletişim Becerileri,Müşteri İlişkileri Yönetimi,Marka Yaratmak,Takım Çalışması eğitim verdiği alanlar.Bu alanlarda eğitim vermesi kitabına tam anlamıyla hakim olmasını sağlamış ve de gerçek kişiler,en önemlisi bizden kişiler kitaba konu olmuş.Neden bizden dedim pazarlama alanında kitaplara şöyle bir göz attığınızda yabancı kaynak fazladır.

  Kitabın diline gelirsem oldukça akıcı ve samimi.Gülse Birsel tadında diyebilirim.Gülse Birsel’in ince espri zekası bu kitapta gördüm.Dikkatimi çeken bir nokta da savaş sanatını iş yaşamına uygulamış yazar.Ayrıca kitapla karşılıklı sohbet edebilir ve ben buna şahit oldum  diyebilirsiniz ;)

 “Satışın felsefesi ne satarsanız satın değişmez. Temelinde hep insanı anlamak vardır. Bunu öğrendiyseniz istediğiniz her şeyi satarsınız.”/ Banu Akın

MUHTEŞEM İKİLİ : STFA

 
 Galatasaray Lisesi'nde iki okul arkadaşıydı onlar. İTÜ'de mühendislik okudular. Sonra çok iyi anlaşan iki ortak, iki can yoldaşı oldular ve 78 yıl süreyle birbirlerinden kopmadılar. Kurdukları STFA firmasına yine birlikte adlarını verdiler: Sezai Türkeş - Fevzi Akkaya. Türk müteahhitlik tarihinde önemli işlere imza attılar. Şantiyeler, onların evleri oldu.

STFA birlikteliği hem arkadaşlıkları yönünden hem de girişimcilik yönünden örnek aldığım kişilikler.Birbirinden farklı iki karakter.Biri çalışkan ve disiplinli diğeri ise rahat ve özgüvenli.
Birbirini tamamlayan iki kişi.
   
Biribirlerini oldukları gibi kabul eden iki kişi.Peki kimdi bunlar ?

Sezai Türkeş anlatıyor :

“Benim Gözümle Feyzi…”

“Yüksek Mühendis Mektebi’nde ilk talebelik günlerimizden beri, Feyzi’nin arkadaşlarımız arasında müstesna bir yeri vardı. Çok yönlü kabiliyetleri, herkes tarafından saygı ve sevgiyle anlatılırdı. Ben şahsen, kendisinin hangi dalda olursa olsun çalıştığı ve ahdettiği takdirde, o dalda tepeye çıkacağına inanmışımdır…

Engin iç alemi onun dış görünüşe, gösterişe ve alayişe itibar etmesine ihtiyaç bırakmadı. Onunla tanışmadan evvel benim hayatımda kıymetli gördüğüm birçok şeyin ne kadar boş olduğunu öğrendim ve kıymet ölçülerimi değiştirdim. Onun nefsine olan inanılmaz derecedeki hakimiyetinin bir katresini de ben taklit etmeye çalıştım. Onu örnek alarak, onda olan meziyetlerin zerresine sahip olmuşsam kendimi mutlu sayarım.

Sezai Akkaya kimdi ?

Sezai Türkeş bütün meslek hayatı boyunca Türk mühendisliğinin teknolojik düzeyi yüksek işlerdeki kabiliyet ve becerisini ortaya çıkarmakiçin çaba harcamıştır. bu amaçla, daima kendisini aşma çabası içinde olmuş, mühendislik açısından çoğu problemlere riski göze alarak korkusuzca girmiş ve en zor koşullar altında dahi hiçbir işini yarım bırakmaksızın Türk mühendisliğinin günümüzdeki seviyesine ulaşmasına büyük katkılarda bulunmuştur.

Sezai Akkaya ortaklıklarını şöyle dile getiriyor :

Bizim ortaklığımıza gelince; her ticari ortaklığın bir amacı olur. Bizimkinin amacı ise sadece hayat boyu beraber olmak isteğidir.Herkes bize bir sual sorar; “Bu kadar uzun bir ortaklıkta hiçbir ihtilafa düşmediniz ,hatta aranızda ufak dahi olsa bir anlaşmazlık olmadı. Bunun sırrı nedir?”
Ben cevaben; “bütün kusurlarıma ve hatalarıma, ataklarıma Feyzi’nin hoşgörü ve müsamaha ile davranması” dersem bir sırrı değil, hakikati söylemiş olurum.”

Bu iki birlikteliği ve STFA’nın kuruluş öyküsünü okumak isterseniz :Şantiye El Kitabı \ Fevzi Akkaya .Onlar hakkında kısa öyküler okumak isterseniz : http://fatev.com/index.html
Buradan okuyabilirsiniz.Hadi keşfedin bu muhteşem ikiliyi.Umarım yeni nesiller okullarına isimlerini veren bu iki iş insanının hem dostluklarını hem de çalışma disiplini örnek alırlar.

ÇAĞ ,ÖĞRENEN ÖRGÜT ÇAĞIDIR

    Öğrenme bildiğiniz üzere bilgi, tecrübe sonucu davranışta oluşan sürekli bir değişimdir. Öğrenme bireysel olabileceği gibi firmalar için bir başka boyutu da örgütsel öğrenmedir. Bilgi ekonomisi, yeni bir davranış türünü gerektiriyor. Bu zamanın ruhu bizden, analiz yapmayı, sorun çözmeyi ve yaratıcı bir tutum sergilememizi istiyor. Bugün bizden istenen, ihtiyaç duyduğumuz bilgilere ulaşıp, bu bilgiler arasından işe yarar olanı seçmek ve yaratıcı bir anlayışla içinde yer aldığımız üretim sürecine değer katmaktır.Tüm bunlar öğrenmeyle mümkün olmaktadır.

   Kurum içi öğrenmede   kişisel öğrenme öğrenen örgüt için gereklidir fakat yeterli değildir.Örgütsel öğrenme planlı,  programlı ve topluca öğrenmenin şeklidir. Bir de “öğrenen organizasyon” kavramı vardır. Bu tamamen örgütsel öğrenmeden farklıdır. Öğrenen organizasyon ;  çevresindeki değişiklikleri zamanında öğrenerek kendi kendini eğiten,sürekli gelişen ve öğrenen,her olaydan ders almasını bilen,problem çözme yeteneğini geliştiren örgüttür.Maşallah dediğinizi duyar gibiyim.Öğrenen örgüt sistemini oturtmuş bir kurum, yeniliklere ayak uydurarak ilerleyen ve tüm faaliyetlerinde kurumsallaşmış bir örgüttür.

   Yöneticiler için organizasyonlarını öğrenen örgüte dönüştürmek temel amaç olmalıdır. Çünkü  çevresinden bilgi toplamayan, bilgi oluşturamayan, bilgileri işleyip belirli kararlara dönüştürmeyen kurumlar çevreleri ile bağları koparmakta, değişime ayak uyduramamaktadır. Rekabete yenik düşmektedir.


   Günümüz örgütleri pazarda kalabilmek ve rekabette başarılı olabilmek için kaçınılmaz öğrenen örgüt olmak zorunda. Örgütlerde oluşan değişime ve gelişmelerin çoğu öğrenmeye dayanır. Bu sebeple bilgi üretmek, bir şirkette çalışan herkesin birincil ve en asil işidir. Bir organizasyondaki herkesin en önemli performans kriterlerinden biri gündelik işleyiş içinde, nasıl kalıcı, iyileştirici ve geliştirici bilgiler üretebileceği olmalıdır. Her süreç öğrenmeye götürmektedir.

   Alvin Toffler derki;  "geleceğin cahilinin okumamış değil, nasıl öğreneceğini bilmeyen” kişiler arasından çıkacağını söyler. Bence bu görüş şirketler için de geçerlidir. Bu arada bilgiyi kendine saklayan çalışandan korkun,kendine saklarsa ne olacağını biliyorsunuz.

22 Temmuz 2012 Pazar

HAYAT BAZEN TATLIDIR

Hikayelerden ders almasını bilene güzel bir kitap.Sakıp Sabancı'nın 13.kitabı.Diğerlerinden ayrı bir yönü var ciddi olmayışı evet ciddi olmayışı diğer kitapları para,pazarlama,şirket mevzuları.Bu ise bu süreçlerde yaşadığı,çocukluk anılarından oluşan komik hikayeler var.Sabancı kitabının girişinde şunu vurgulamış:

İnsanın belli bir hayat çizgisi var.Hayatın bir sınırı var.Bu çizgide ve sınırda insanlar bir yaşam kavgası veriyor.Yaşam kavgası başlı başına ciddi bir iş.Yaşam kavgası içinde insanların "hayatın tatlı yanlarından yararlanmaya" pek az vakti olabiliyor.Hayatın tatlı yanlarını,bugüne kadar başımdan geçen tatlı olayları,güldüğüm fıkraları bir araya topladım.

Anadolu anlatımıyla "kıssadan hisseler" şekline dönüşen bu kitabın benim de beğendiğim son hikayesi  hayatın tatlı anlarını kaçıranlar için :

Çocuk çok küçükken çimenlerin arasında pırıl pırıl bir madeni para bulmuş.O kadar mutlu olmuş ki... Yerlere bakarak yürümeyi adet edinmiş ondan sonra... Zaman zaman yeni paralar bulmuş...Yalnız madeni değil,kağıt paralar da bulduğu olmuş...Her defasında bir geniş mutluluk kaplamış içini...

Bu buluşunun kendisine çok şey kazandırdığını düşünmüş...Kaçırdıkları mı ? O pek farkına varmamış ama...Şöyle sıralanabilir:

"30 bin kadar gün batımı,
300'den fazla gökkuşağı,
çocukların boy atması,
kuşların gökyüzünde dans etmesi,
güneşin doğuşuağı ,
bulutların uçuşması,
insanların gülümsemesi,
ağaçların yeşillenmesi..."

Sonuç mu ? Kafanızı kaldırıp yaşamın sunacağı gerçek zenginliklere bakın...Gerçek zenginliğin o olduğunu göreceksiniz.

 Bu da benden "AÇ GÖZÜNÜ SEYRET,TEKRARI YOK BUNUN "
Aç gözünü seyret demem anının farkına varman,yoksa seyretme yani ;)

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Türk İş Kültürü ve AB İş Kültürü

Her ülkenin kendine has iş kültürü vardır. Mesela Çin’de geç kalmanın karşınızdaki kişiye hakaret anlamına geldiğini biliyor muydunuz? Ya Hong Kong’da mavi ve beyaz giysilerin cenaze renkleri olduğunu... Bir Rus’la iş toplantınız varsa, bir hatta iki saat bekletilebilirsiniz.
Geçen süreç ve sonuç odaklılık üzerine makale taraması yapıyordum.“ Küreselleşme Sürecinde Türk İş Kültüründe Yaşanan Dönüşümün Boyutları”adlı makaleyi buldum.Makalede dikkatimi çeken araştırma sonucu Türk iş kültürüne yönelik bir model çıkarımının yapılmasıydı. “Türk tipi yönetim modeli”nde  aşağıdaki 11 varsayım üzerinde temellendirmiş:

1. Türk kültürü ortaklaşa davranışı bireyciliğin önünde tutmaktadır.

2. Türk kültürü sanıldığı gibi, çağdışı sayılabilecek geleneksel erkek değerler sisteminin egemenliği altında değildir.

3. Türk kültüründe gerekircilik egemendir. Bu nedenle de belirsizlikten kaçınma eğilimi yüksektir.

4. Türk kültürü denetim noktası dışarıda olan bireyler üretmektedir.

5. Türk toplumunda örgütsel güç mesafesi fazladır.

6. Türk toplumunda bireylerin değişmeye direnci yüksektir.

7. Türk kültürü çatışmadan kaçınmayı ya da çatışmayı bastırmayı öngörür. Uzlaşma ve yarışmadan kaçınma da Türk kültürü tarafından özendirilir.

8. Türk toplumundaki alışkanlıklar ve değerler sistemi Batı tipi bürokrasiyle uyuşmamaktadır.

9. Türk toplumunda çalışanların liderden beklentileri Batılı toplumlara göre farklılaşmaktadır.

10. Türk toplumunda sinerjinin düşük olduğuna ve iç grup üyeliği bulunmayan bireyler arası güven ilişkilerinin sorunlu olduğuna ilişkin ipuçları vardır.

11. Türk toplumu geniş bağlamlı bir kültürün içinde yaşamaktadır.


Bir başka araştırmada da Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü öğretim üyelerinden Aslı Deniz Helvacıoğlu’nun AB iş kültürü ve Türkiye ile arasındaki farklar ile ilgili bir röportaj buldum. Boyutu küreselleşmeye bağlamak istedim. Aslı Hanım’ın röportajı :

Avrupa Birliği’nde iş kültürü

Avrupa Birliği’nin iş kültürü çok farklı. Bizim alıştığımız düşünce sistemiyle işlemiyor; AB’de emek daha yoğun, adalet duygusu çok fazla. İş kültüründeki farklılık şu noktada ortaya çıkıyor: Avrupalılar sistematik düşünceyle hareket ediyor. Mesela, Amerikalılarla Türkler de çok farklı Amerikalılar adım adım biri işi bitirip diğerine geçerler. Türkler ve Akdenizliler ise daha genel işler yaparlar.

AB iş kültürü prensipleri
Avrupa Birliği ortaya bir iş kültürü ve ahlakı çıkardı. Bunun da 4 temel prensibi var:
İlki, bir kişinin istihdam edilebilirliğinin ve sahip olduğu değerlerin, bütün Avrupa Birliği içerisinde eşit değere sahip olması. Yani bir kişi Fransa’da istihdam ediliyorsa, o kişi Almanya’da da istihdam edilebilir nitelikte olmalı.
İkincisi, modernizasyon yani örgütlerin çağdaş değerlere uyum sağlayacak düzeyde yönetilmesi. Avrupa Birliği’nde hem kullanılan ekipmanların modernizasyonunu ve geliştirilmesini, hem de düşünce yapısı olarak modern yönetim sistemine geçişi sosyal değerler bütünü olarak görüyorlar. Mesela; toplam kalite kapsamında, çalışan standartlarının yükseltilmesi ve çalışanlara yönelik standartların artırılmasını hedefliyorlar.

Sonra, serbest dolaşımı farklı tanımlıyorlar. “Serbest dolaşım sadece bir kişinin AB içerisinde serbest bir şekilde dolaşıp iş bulabilmesi değildir!” diyorlar. Avrupa Birliği’nde serbest dolaşım diye bahsettiğimiz şey; o firmadaki katma değerin AB genelinde katma değere dönüştürülebilmesi. Bu, Türkiye için de büyük bir ideal. Sizin oluşturmuş olduğunuz iyi bir insan kaynakları yönetimi metodolojisinin genelleştirilerek bütün Avrupa Birliği genelinde kullanılması bu kapsamda inceleniyor, buna “common patern (ortak model)” deniyor. Amaç; ortak modeller oluşturulup bunları birleştirebilmek.
En önemlisi de; eşitlikçi ve özgürlükçü Avrupa fikri. Kadın - erkek eşitliği, aynı işte çalışan kadınla erkeğin eşit maaşı alması Avrupa’da hala mümkün değildir. Avrupa’da kadın akademisyen, profesör sayısı çok az. Hala İngiltere’de kadın profesör olabilmek çok zor, Türkiye’de ise tam tersi: Türkiye’de kadın profesör ve akademisyen kadın sayısı daha fazla. Türkiye’de böyle yönlerden ilerideyiz. Bunlar çok önemli.
Türkiye modern toplum bilincinde, AB ise post modern…
Sektörel uyum sayesinde insanların kariyer odakları daha da çeşitlenebilecek. Biz hala modern toplum bilinciyle düşünüyoruz ama Avrupa Birliği post modern düşünür.

Mesela; biz çalıştırdığımız insanlardan sadece iyi bir memur olmasını bekliyoruz ama siz aynı zamanda çok ünlü bir müzisyen de olabilirsiniz, profesyonel olarak müzisyenliği düşünebilirsiniz, bu iki kimliği beraber taşıyabilirsiniz.
….
Sonuç olarak derimki Türkiye’deki işletmelerin çalışma kültürünü betimlerken ve incelerken, örgütsel yapı ile yönetim anlayışını etkileyen değerlere bakmak gerekmektedir. Türkiye’deki liderler ise batılı meslektaşlarından daha çok Japon meslektaşlarına benzerlik gösteren özelliklere sahip olduğu, yapılan araştırmalarda da Türk toplumunun kültürel boyutta batılı toplumdan önemli farklılaşmalar içinde bulunduğu vurgulanmaktadır. Mesela; babacan liderlik, batı kültüründe olumsuz bir algılamaya sahipken, Türkiye’de olumlu ifadeye sahiptir. Liderin babacan bir şekilde çalışanlarının ve takipçilerinin özel problemleriyle ilgilenmesi beklenir. Durum bu! Kültür, değişen bir şey genellemelere gitmek zor. Türk iş kültürünün değişime artık direnç gösterdiğine inanmıyorum dünyayı hızlı bir şekilde takip etme isteği kültürümüzde var. Belki de bizim kültürümüzde değişmesi gereken ve bir türlü değişmeyen boyut; adam kayırmadır, bundan eminim. Her ne yönetimi olursa olsun kırılması gereken bürokrasi anlayışının oluşturduğu kültürdür.

Yararlandığım kaynaklar : 

 Küreselleşme Sürecinde Türk İş Kültüründe Yaşanan Dönüşümün Boyutları

AB iş kültürü ile Türk İş Kültürü arasındaki Farklar



Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Top WordPress Themes